Kadir MISIROĞLUNUN BEDİÜZZAMAN a İFTİRALARINA CEVAPLAR

2010-08-28 01:21:00
Kadir MISIROĞLUNUN BEDİÜZZAMAN HAKKINDAKİ ASILSIZ İDDEALARINA DR.ABDULKADİR BADILLIDAN CEVABLAR

Kadir MISIROĞLUNUN BEDİÜZZAMAN HAKKINDAKİ ASILSIZ İDDEALARINA DR.ABDULKADİR BADILLIDAN CEVABLAR

İşte ey Mısıroğlu! Recmen bilgayb ve ceffel kalem sarf ettiğin lafların ve hükme bağladığın kararların görüldüğü üzere asılsız ve hükümsüz olduğu ayan beyan günyüzüne çıkmıştır.

MEVZUYA GİRİYORUZ

Kadir Mısıroğlu,  adı geçen kitabında bu  iki şahsın  ki, bu şahıslar hayatta değiller ve bu sözde ve delilsiz nakil  ve  rivayetlerini  hiçbir  yerde  kaydetmemişler  ve anlatmamışlardır. İşte Mısıroğlu güya bunları esas alarak;  Bediüzzamanın  Meşrutiyet  dönemindeki   hayatıyla  ilgili  pek  çok  şahsiyetlerin  ifadelerini  ve  o  günlerde   kaydedilmiş  yazılı  belge  ve  beyanlarını  bir  çırpıda  hiçe  saymak  girişiminde  bulunarak,  aslı-faslı  olmayan    bir  şeyler  karalamıştır. Bu makamda  bir  hadis-i  şerif hatırıma  geldi mealen;  “Kişinin  günaha  girmesine yol açmasına her  işittiğini alıp nakletmesi ona yeterlidir.”

Mısıroğlunun  yazdıklarını  dayandırdığı  kişilerden  birisi  Prof.  Dr.  Osman  Turan;  ikincisi

Celaleddin Ökten hocadır. Bu iki şahsın ki, (eğer gerçekten  anlatmışlarsa) Mısıroğluna  anlattıklarının  aslı-faslı  olmadığını  belgelerle  ispatını  yapacağım. 

Önce Celalettin Ökten:

K.  Mısıroğlunun,  bu  zattan  bizzat  dinledim  diye kaydettiği ve kendisinden başka şahidi olmayan  ifadesinin özeti iki-üç bölümlüdür. 

Birinci  Bölümü:  “II.  Meşrutiyetin  arefesinde İstanbul’a  gelen  Said  Nursî  merhum,  o  zaman

Dar-ül Fünuna tahsis edilmiş olan Zeynep Kamil Konağında bir konferans vermiş. Bu konferansta

Sultan  II. Abdülhamidin hakkında  ileri geri  sözler  söylemiş.  Güya  demiş  ki:  “Sultan  tek  başına

koca bir sarayı  işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım…” demiş.

İkinci  Bölümü:  “Bediüzzamanın  -sözde  ve Mısıroğlunun batıl yorumlarına göre- bu ve benzeri sözleri yüzünden tımarhaneye sevk edilmiş.”

Üçüncü Bölümü: Yine  fasid yorumlarına göre: Bundan  sonra  Mabeyne  gelmiş,  Padişahla  gö-

rüşmek  istemişse  de,  belindeki  hançerini  ısrarlara  rağmen  çıkarmadığı  için  görüşme  vaki’

olamamıştır.”

Celalettin Ökten Hocadan  sözde  nakledilen  rivayetin diğer bölümlerine sonra bakmak üzere, şimdi buradaki  şu  rivayetin  kesinlikle  uydurmasyon  olduğunu hem  Bediüzzamanın  ifadeleriyle,  hem  de  hadisenin içinde bulunarak yaşamış zatların beyanlarıyla ispatlıdır.  Amma  önce,  Mısıroğlunun  sağlam  sened  dediği Celalettin  Ökten  isimli  zat,  muhterem  bir  zât  olup İmam  Hatiplerin  okullarının  yaygınlaşmasına  emeği geçenlerdendir.  Kendisi  1961  yılında  vefat  etmiştir.

 Yani  elli  sene  önce  vefat  etmiş.  Bizim  kısa  bir  araştırma sonucu elde ettiğimiz bilgiye göre, gerek en yakın aile  çevresinden  ve  gerek manevi  olarak  kendisini  en yakın  tanıyanlardan  hiçbir  kimse,  böyle  bir  söz  duymamışlar ve nakletmemişlerdir. 

Prof.  Dr.  Osman  Turan  ise,  Sultan  Abdülhamidin kız  torunuyla  evli  olduğu  için,  Sultan Hamidcilik  namına bir şeyler dese de mazurdur. 

Geliyoruz ispatlı cevaba:

1-  “Meşrutiyetin  arefesinde   İstanbul’a  gelen Said-i Nursi” diye söylenmiş?..

Bir  şeyin  arefesi  -malum  olduğu  üzere-  hemen  az evvelisi  demektir.  Oysaki  Bediüzzaman Hazretleri  İstanbul’a  meşrutiyetten  6–7  ay  önce  gelmiştir  ki Medreset-üz Zehra üniversitesini kurmak gaye ve niyetiyle doğrudan padişah II. Abdülhamidle görüşerek, bu muazzam mesele hususundaki niyetini arz etsin. Tâ ki, padişah  bu  hususta mutasavver  üniversitenin  kıymet ve yararlığını dinlesinde, onun maddi  finansmanını taahhüt  eylesin.  İşte bu niyetle Bediüzzaman Hazretleri  memleketten  İstanbul  seferine  çıkmadan  evvel,  eski Van  valisi,  o  günün  Bitlis  valisi  olan  İşkodralı  Tahir Paşanın  tavsiyelerini  de almak üzere  yanına uğramış.

Paşa da Sultana hitaben Bediüzzamanın yüksek meziyetlerini  anlatan  bir  mektup  yazarak,  Bediüzzamana  vermiştir.  Mektup  3  Teşrin-i  Sani  1323  tarihlidir.*

*Tahir Paşanın mühürlü mektubu, Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimiz 1.cilt, sh.168’dedir.

Bu  tarih, miladi karşılığı 16 Kasım 1907’ dir. Aynı  tarihte  yola  çıkmışsa,  herhalde,  en  erken Aralık  ayı  başında İstanbul’a ulaşmış olmalıdır. Demek ki o, meşrutiyetten 7,5 ay evvel gelmiş demektir. Yani meşrutiyetin arefesi diye bir şey söz konusu değildir.

2-  “…O  zaman Dar-ül  Fünuna  tahsis  edilmiş  olan Zeynep  Kamil  Konağında   bir  konferans  vermiş.  Bu konferansta Sultan II.Hamid hakkında  ileri-geri sözler söylemiş:  “Sultan  tek  başına  koca  bir  sarayı  işgal  ediyor,  çıksın  oradan.  Orayı  ben mektep  yapacağım”  demiş.”

Bu  ifadeler,  serapa  hayal  mahsulü  uydurmasyon şeylerdir. Çünkü  evvela  II. Meşrutiyetin ilanından  evvel konferans, miting ve gazetede aleyhte yazı  yazmak taşralarda ve Avrupada mümkün  iken İstanbul’da kesinlikle imkân dışı idi. Bu yüzden Bediüzzamanın gaye ve  hedefi  haricinde  olan  öylesi  bir  konferansa,  İstanbul’a  gelir  gelmez  girişmesi  asla  ne  vaki  olmuş  ne  de imkân elvermiştir.

Evet,  bütün  tarihi  bilgiler  ve  belgeler  diyorlar  ki: Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gelir, gelmez  iki ay müddetle  Sultan  Abdülhamidin  paşalarından  şuray-ı devlet  üyesi  doğu  kökenli  Ahmet  Muhtar  Paşanın evinde  kalmıştır.  Bu müddet  zarfında  gaye  ve  hedefi olan  Sultan  Abdülhamidle  görüşerek  İstanbul’a  geliş gayesini ona arzetmek ve böylece hedefine ulaşmak çabası  içinde  olmuştur. Fakat ne yaptıysa, padişahın  etrafını  sarmış  olan mabeyndeki  paşaların  engelini  aşamadı. Paşalar  -o  gün  ki  deyimle  hamal  kıyafetli-  haddini aşan birisinin öylesi büyük işlerle meşgul olmasını uzak  gördüler.  Bediüzzamanla  bu  mabeyin  paşaların arasında  şiddetli münakaşalar  oldu. Bir  kaç  gün  sonrada, Şişli’de Vanlı  zengin bir adamın  evinde aynı paşalarla  aynı  mevzu’  ile  alakalı  ikinci  bir  münakaşa oldu.  Fakat  netice  değişmedi.  Ve  artık  Padişahla  görüşme ümidi kesildi. 

Bunun  üzerine Bediüzzaman  İstanbul’a  geliş  gayesini   dile  getiren  bir  dilekçeyi  Padişaha  arz  edilmek üzere  yazdırıp  Mabeyn-i  Hümayuna  tevdi’  eyledi.  Bu dilekçenin metni  bilahere  bazı  gazetelerde  yayınladığı gibi, Asar-ı Bediiye  kitabı sh.464 ‘te de kayıtlıdır.

İşte  yazdığımız  bütün  bu  tarihi  bilgiler  hem Bediüzzamanın  kendi  ifadeleriyle  hem  diğer  tarihçilerin  beyanlarıyla  sabittir.  İsterseniz  buyurun  Latince baskılı  Asar-ı  Bediiyedeki  Üstadın  ifadeleri  için  bakınız:  402.431.464.486  Ve  Mufassal  Tarihçe-i  Hayatta Üstadın ifadesi; 1. cilt, sh.179

Diğer bilgiler için, Mufassal Tarihçe-i Hayat A.Kadir Badıllı  2. Baskı; 1. cilt, sh 70,171,172,177,178,180 ve dahası..

Ve  yine Celalettin Öktene  isnad  ettiği  -sözde-  rivayetini bir nass kabul edip  şahsi kin ve garazıyla yoğurarak  nakleden  K.Mısıroğlu  adındaki  şahıs  adı  geçen uydurmasyon  naklin   üçüncü  bölümünü  şöyle  kaydetmiş:

3-  “…Sultan  tek  başına  koca  bir  sarayı  işgal ediyor, Çıksın oradan. Orayı ben mektep yapacağım..  Bu  ve  benzeri   sözleri  yüzünden   tımarhaneye sevkedilmiş…”

Cevap:  Bediüzzaman  Hazretlerinin  üslüp  ve  tarzıyla uzaktan yakından alâkası görülmeyen bu batıl ve şahsi  kinlerle  alude  lakırdıların  hakikat  zemininde hiçbir değeri ve gerçekle hiçbir  ilgisi olmadığı az üstte ispatı  yapılmış  olmasıyla beraber,  tımarhaneye  gönderilmesinin şekil ve sebepleri üzerinde az duralım.

Ama  önce,  Bediüzzaman  Hazretlerinin  merhum Sultan II.Hamidin hakkında, hele onun zat-ı şahsiyeti  hakkında hiçbir zaman  ne  ileri, ne de geri konuşmuştur.  Hele  II.  Meşrutiyetin  ilanından   önce   hiçbir  şey konuşmamıştır. Bediüzzamanın  bütün  nutukları,  konferansları ve makaleleri ancak  II. Meşrutiyetin  ilanından sonra olmuştur. Ve bütün bunlar  tarihli,  rakamlıdır. Ve hepsi de zabtetdilmiş, kaydedilmişlerdir. 7 adet konferanslardaki nutukları ve 21 adet yazı ve makaleleri Asar-ı Bediiye  kitabında  neşredilmiştir. Bu  nutuk ve makalelerin ve Divan-ı Harb-i Örfi  ve Said-i Kürdî eserinin hiç birisinde  merhum Sultan  II. Abdülhamid Hanın  zat-ı şahsiyetine  karşı  (diğer bazı zatların  hücumları  tarzında)  hakaret  içeren  hiçbir  nokta  yoktur. 

Ama  nasihatları  vardır,  irşadkâr   çıkış  yolları  göstermeleri  vardır.  Öbür  yanda  mabeyn  paşalarının   elleriyle yapılmış olan  hatalı, eğri icraatlarını  tenkit etme de vardır. Hz. Üstad az üstte nitelik ve sayılarını  verdiğimiz mezkür  nutuk  ve makalelerinde   hiçbir  tanesi için pişmanlık duyma diye bir şey söz konusu  değildir ve öyle bir şey olmamıştır. Çünkü  bunların tamamını  1950  den  sonra,  ufak-  tefek   bazı  rötüşlerle   yeniden neşrettirmişlerdir. 

Buna  göre,  Bediüzzamanın   müsbet-menfi   bütün dedikleri   mezkür   nutuk  ve  makalelerin   içindedir. Bunların  dışında  olan  –kimden  olursa  olsun–  aykırı nakil  ve  rivayetler   laf  u  güzaftan  ibaret  olup   hiçbir değer taşımamaktadır ve itibarsızdırlar.

İşte   haricî  laf  u  güzafların   aykırı  çirkin  örneğini  gözler önüne sermek  üzere,   rivayeti ele alıyoruz.. Bakınız,  rivayet   diyor  ki:  -sözde-  Bediüzzaman  demiş:

“…Sultan  tek  başına   bir  sarayı  işğal  ediyor.  Çıksın  oradan  .Orayı  ben  mektep   yapacağım…”  Acaba  Hz. Bediüzzaman  bunu böyle mi demiş? Aslı nasıldır.?. Ne zaman demiştir?..

Hemen kaydedelim ki, Hz. Üstadın  padişaha karşı gazetede   yayınlanan nasihati,  II. Meşrutiyetin  ilanından   epey  zaman  sonra,  padişah  henüz   tahtından  inmemişken,  23  Mart  1909’da   gazetelerde  yayınlanan Dağ  meyvesi  acı  da  olsa   deva’dır”  makalesinin  Hilafete dair bir rü’yadır” bölümünde  yer almıştır.

Ve asıl metni de şöyledir:  Alem-ı  menamda   padişahı  gördüm.  Dedim: Zekat-ül ömrü  Ömer-i sani* mesleğinde sarfet!

*Ömer-i Sani, Abdülaziz-i Emevidir ki; ona adalet ve hakkaniyette  Hz.  Ömere benzediği için  o lakap verilmiştir.               -Abdülkadir Badıllı-  

Tâ ki meşrutiyet  riyasetine  lazım  ve biatın  manası olan  teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.

Padişah  dedi:  Ben  onun  yolunda  gideyim, sizde  ol  zaman  ehlini   taklid  edebiliyor  musunuz?.. Birde sizde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak!..

Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkar-ı umumi ve tekmil-i mebadi  ve vesait  ve ihata-i medeniyet, o

noktaların  yerini  tutmakla  ;  hem  o noktaları  istihsal, hem de netice-i matlup olan terakkiyi   intaç  ede  biliyoruz.  Düvel-i  ecnebiyenin  adaleti bunu ispat eder.

O dedi nasıl yapacağım?...

Dedim:  İstibdad  kalb-i  memalik   olan   İstanbul’da   kan  bırakmadığından   hüsn-ü  niyeti  göster.. Pür-şefkat ile  meşrutiyeti kansız  kabul ettiğin  gibi,  menfur  olmuş  yıldızı mahbub-u  kulub etmek  için,  eski  zebaniler  yerine  (Padişah  adına  zulüm ve istaibdad yapan yıldızdaki paşalar muraddır.

-A. Kadir Badıllı-) melaike-i rahmet gibi  muhakkikin-i ulemayı doldurmak  ve yıldızı Dar-ül  fünun

gibi  yapmak ve ulum-u islamiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı  islamiyeyi   ve  hilafeti  mevki-i  hakikisine   isad  etmekle, yıldızı Süreyya kadar  i’la  et  !

Ta  ki  hanedan-ı  Osmanî   ol  burc-u  hilafette  pertav- nisar-ı adalet olabilsin… Mademki  imam-

sın …] (Mufassal Tarihçe 1, cilt  sh. 218)

İşte Bediüzzamanın dedikleri  bunlar. Asıl metni  de bu…

Bediüzzaman  Hazretleri,  merhum  Sultan Abdülhamidin bir kısım paşaları   eliyle  icra  edilen   istibdadı  şiddetle   tenkit  ettiği  gibi, Onun padişahlık  ve halifeliğinin   korunması,  devamı  için   elinden  ne  gelmiş, dili ne kadar  dönmüşse söylemiştir. İşte örnekleri: 1. Örnek: 24 Temmuz 1908’de   II. Meşrutiyetin  ilanının üçüncü gününde İstanbul’da tertiplenen  nümayiş mitinginde  nutuk şeklinde okuduğu  ve bir hafta sonra da  Selanik’te  aynısı  irad  edilen   “Hürriyete  Hitap” nutkunda, zulüm ve istibdadı  tenkid, hürriyet ve meşrutiyeti  istihsan  edici beyanlarından   sonra, aynı hitabenin sonunda: “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde  olan   Halife-i  peygamber!...”  diyerek  Sultan

Abdülhamidi  tezkiye  ve  vikaye  eyler.  (Bu  nutuk bilahere Misbah  gazetesi   19  Eylül  1324  ve  26  Eylül  1324  de (Yani Ekim 1908 de) neşredildi. İki sene sonra da, kütüphane-i içtihad sahibi  Ahmed Ramiz tarafından  bu nutukla beraber  Üstadın sair nutukları  bir kitap  şeklinde   ve  “Nutuk” ismi  altında  yayınlandı. Yoksa  Mısıroğlunun dediği gibi, aynı günlerde bastırılıp halka dağıtılmış değildir.

2.  Örnek:  Adı  geçen  nutuklardan   altıncısında: Mahasıl efendimiz (Yani Padişah Abdülhamid Han)

o kadar haşmetli ağalık kürkünü  milletine bağışladı. Siz de  (Yani doğudaki aşiret ağaları) o eski ve

köhnelenmiş  ağalık  abasını   bir  hulle-i  adalete tebdil ediniz!” demek suretiyle, Sultan Abdülhamidin

büyük meziyetini dile getirmiştir.

3. Örnek: 31 Mart   hadisesinden  sonra,  İstanbulda üç  noktada   kurulan Divan-ı Harb-i Örfi  Mahkemelerinin bir nolusunda, Bediüzzamanın merdane  müdafaalarının   cinayetler  bölümünün  “yarı  cinayet”  diye  nitelendirdiği   kısımda  şöyle   demektedir.  “…  Daire-i İslamın  merkezi ve rabıtası  olan  nokta-i hilafeti elinden   kaçırmamak  fikriyle   ve  sultan-ı  sabık* kabul-u nasihata  istihkak kesbetmiş  zannıyla;  ve  “aslah  tarik   musalahadır”  mülahazasıyla; şimdiki en çok ağraz  ve infialata mebde’ ve tohum  olan   suret-ı  garazı  daha  ahsen  suretle  düşündüğümden,  sultan-ı  sabıka  ceride  lisanıyla söyledim ki: “Münhasıf yıldızı  Dar-ül fünun et, tâ Süreyya kadar  i’la olsun.. Ve oraya seyyahlar  ve eski zebaniler  yerine, melaike-i rahmet yerleştir, tâ cennet gibi olsun.. Ve yıldızdaki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti  için millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad  et!..  Zira  senin  idarene   millet mütekeffildir. Bu ömürden  sonra  ahireti düşünmek lazım.Dünya seni terk etmeden  sen dünyayı terk  et.  Zekat-ül  ömrü,  Ömer-i  Sani  yolunda sarfeyle!..

* Çünkü o günü  Sultan Abdülhamid  Hazretleri, hain ittihatçılar tarafından   bir sürü bahaneler   ileri sürerek tahttan indirilmiş olduğundan, Hz.Üstad  maziden söz  ediyor. Yoksa bu nasihatlar, padişah  tahtta  iken gazetelerde yayınlanmış  idi.  Hem  Sultan  Abdülhamid  Han  tahttan  indirildiğinde Bediüzzaman  Hazretleri  İttihad-ı  Muhammedî  Cemiyeti  mensubu  olarak İttihadçılar tarafından tevkif edilmişti ve hapisteydi.   

Ben ki bir gedayım  padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.” (Asar-ı Bediiye sh. 415)

İşte şeksiz belgelerle görüldüğü üzere, Bediüzzzaman Hazretlerinin  asıl metin  ifadelerinde   merhum Sultan Abdülhamid  Han  hakkında,  (uydurmasyon   rivayetin ve onun nakilinin  iddiaları gibi) hiç  bir şahsi  hakaret ve  aşağılama   yoktur. Bilakis  onun  halifelik   ünvanını mukaddes  sayarak   hıfz  ve  devamını  istemiştir. 

1753
0
0