Üstadımız Hakkında Aytunç Altındal ın Yalanlı İftiralarına Cevap

2011-02-07 12:26:00

Aytunç Altındal’ın Yalanlı İftiralarına Cevaplar



Abdülkadir Badıllı

Şimdi de, gelelim içi dışı karışık, menfi MİT ile, komü­nistlik ve ateistlikle bulanık, neyin peşinde olduğu bilinmeyen haliyle, şu yalanlı düzmeceleri ne için ürettiği meşkûk olmakla beraber, bilfiil yalanlı düzmecelerle iftiralar üreten, hatta iftira­cılar kervanının pişdarlığı görevini bir Siyonist kara vicdanlı­sından kat kat beter bir tarzda yürüten bu adam kimdir?..

İşte 3.10.2006’da onunla internet kanalıyla röportaj yapan Baki Günay’ın tesbitlerinin özeti:

Uzun zaman Avrupa’da, İsviçre’de hayat geçirmiş, Meksi-ka’da büyücülük geleneğini devam ettiren Orta Asya’dan gelme şamanistlerle içli-dışlı olmuş, Rusya’da bir müddet ya­şamış ve bir ihtimal ile köhnemiş KGB’nin rengiyle boyalan­mış, şairlik ve sanat –piyes tiyatro gibi– işleriyle de meşgul olmuş, dinsiz bir cumhuriyet modelini savunan Uğur Mumcu ile bazı işbirlikleri sebkat etmiş bir kişi...

Ama din, Kur’an, İslam şeriatı ve İslam akaid ve felsefesi ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan bu adam neyin nesi ve İslamî mevzularda nasıl bir adam olduğunu gösteren hiçbir eseri mevcud olmayan, fikri dürüstlükmahrumu bu müfteri acaba niçin Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerine dil uzatıyor? Yalanlarla düzmeceler düzüyor?..

Tahmin ediyorum, cevabî yazımızın başından buraya ka­dar sıralanmış tüm şeksiz belge ve vesikalar ve bunların ışı­ğında yaptığımız yorum ve tespitler bu suale tam cevap olduğu gibi; bu adamın ve öbürleri gibi karanlık bazı mihraklara servis verdiği anlaşılmaktadır. Yoksa, şa’bezeci şamanistlerden öğ­rendiği biraz cadılık; solcu ve ateistlerden ahzeylediği biraz dinsizlik, Rus’un eski KGB’lerinden iktibas eylediği biraz din düşmanlığı, lâdînî cumhuriyetçilerden masseylediği biraz ate­istlik ve de Allah’ı, peygamberi, dini, Kur’an’ı şamanist zihni­yete feda eden ve peşkeş çeken sahtekâr milliyetçi geçinen ırk­çıların memesinden emdiği biraz şeametli hırs ve gurur ve Ortadoksların İncillerinden aldığı biraz renk ve boyanın hali­tası ile mücehhez olarak gelip şeytanın çömezliğine soyun­mazdı.

Evet, koskoca allame-i cihan olan Bediüzzaman’a karşı gelip tenkid ve itirazda bulunmak için, yani Kur’anca İslam akidesince ve şeriat-ı Ahmediyece yanlışlıklarını göstermek için, onun kabinde olması gerekmektedir. Bediüzzaman’ın dünyaya gelişinden şu ana kadar 130 sene geçti. Bu müddet zarfında evvelinden şimdiye kadar hiçbir kimse tarafından onun yazdığı eserlerine hak ve hakikat muvacehesinde bir iti­raz ve tenkidleri olmamıştır. Yalan ve iftiradan örülü bazı şeyler olduysa da–ki, maalesef 1964’lerde Saadettin Evrin is­minde bir emekli paşanın İ. İnönünün emri altında kapkara bir iftira düzmeceleriyle bazı olaylar olduysa da –gazeteci Eşref Edip Fergan tarafından bunlar takibe alındı, tahkik edildi. Ne­ticede aleme karşı rüsvay bırakıldılar. Yine 1960’ta Bediüzzaman’ın vefatı akabinde benzeri bazı iftira kampanya­ları da olmuştu. Ama her defasında verilen müskit cevaplarla rezil ve perişan kaldılar.

Kuvvetli tahmin ile hükmedebiliyoruz ki, şimdiki bühtan­cılar, eski sahtekâr iftiracıların uzantılarıdırlar. Ama bunların bağlı bulundukları mihrakın, az bir değişiklik ile ve bazı karinelerle “Ergenekon” projesi olduğu sezilmektedir.

Aytunç Altındal’ın televizyonlarda –ama meslektaşı tele­vizyonlarda– arz-ı endam eyleyip, milyonların yüzüne, haya etme-den baka baka yalandan iddia edip söylediği iftirakâr sözlerinden bir kaçını yazarak cevap vereceğim. Gerçi gazeteci M. Cevher İlhan Yeni Asya gazetesinde ilmî bazı cevaplar verdi. Ve İttihad Yayıncılık sahibi Mesud Zeybek de susturucu cevapları hem bu adama, hem de Yeni Mesaj adamlarına inter­net kanalıyla vermiş ise de, ben daha başka bir açıdan bakıp cevaplar hazırlayacağım. Cevaplarım bu şahsa ve hempalarına önem verilip şahıslarına gönderilen cevaplardan çok, masum ve meselelere aşina olama-yan safî kalpli insanların vesvesele­rini izale içindir. Eğer bu vaziyet olmasaydı;





deyip geçecektim. Evet, yıldızlara taş atan ahmaklığını ilan eder. Her ne ise...

İşte A. Altındal’ın kökten yalan, dipten iftira iddia ve isnadlarına geçiyoruz: Onun bu iftiralı karalamaları, katılıp konuştuğu televizyon kanallarının yayın günü ve saatleri:

Star 2.2.2006 akşamı

Kanaltürk 9.2.2006

Meltem 25.2.2006

Meltem 26.2.2006. Bu defa onun yerine Muhar­rem Bayraktar vekaleten konuştu.

İşte rezil olan isnadlarının özeti:

Teke Tek:

 

1. “1959’da Diyarbakır Yıldız otelinde Said Nursi ile gö­rüştüm.” — A. Altındal

Cevap: Bu iddia kökten yalandır. Bütün dünya bilir ki, Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Şam’a doğru giderken, Diyarbakır’a uğramasından ta 1960 Martında Ispartadan kalkıp direkt Şanlıurfa’ya gelip vefat etmesine kadar hiçbir vakit Di­yarbakır’a gitmiş değildir. A. Altındal 1959’da Diyarbakır’da, ortaokulda okumaktadır. Doğum yılı 1945 olduğuna göre, yaşı ondörttür. “Said Nursi’nin cenazesine katıldım” demesi de, akla pek yatıyor değildir. Çünkü 1960’ta yaşı 15’tir. Yani bir çocuktur. Evet, Bediüzzaman Hazretleri vefatı için Urfa’ya birbuçuk günlüğüne geldiğinde, zamanın hükümeti ve Dahiliye Vekili, İ. İnönünün korkusundan kiyametler kopardılar. Bun­dan önce 1959 sonlarında, Üstad Hazretleri iki defa Isparta-Ankara-İstanbul seyahatlerini yaptığında, hükümet: “Emir­dağ’ından gayrı bir yere gitmemesi” yönünde karar aldı.

 

 

2. “Said-i Nursi Musa Carullah’ın arkasından gitti?..”

Cevap: Böyle bir mevzu’un hiçbir delili, ispatı yoktur. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bütün risale ve mektupla­rında Musa Carullah’ın tek bir defa ismi geçer. O defa da, Musa Carullah’ı takdir ve sena ile değil, tenkid ile düşüncesini yanlış bulur. O da şöyledir: “Bir suale cevap: Mustafa Sabri ile Musa Bekuf’un (Bigiyef) efkarını muvazene etmek için vaktim musaid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Musa Bekuf’a nispeten haklıdır. Fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslamiyenin bir mu’cizesi bulunan bir zatı tezyifte haksızdır.

“Musa Bekuf ise, ziyade teceddüde (yenilemeye, reforma) tarafdar ve asriliğe mümaşaatkar efkarıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-ı İslamiyeyi yanlış te’villerle tahrif ediyor...” [104]

İşte, görüldüğü gibi, Musa Carullah ile Bediüzzaman ara­sında hiçbir münasebet, hiçbir muhabere vaki’ olmamış iken, bu adam neden yalandan böyle bir münasebet kurdurmaya ça­balıyor. Musa Carullah’ın hayatının son senelerinde İslami akide anla-yışında bazı sarsıntılar ve dinde bazı reformların lü­zumu gibi yanlışlıklar başlamış olduğunu kaynaklar haber ve­riyorlar. [105]

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin(ra) ise, bütün hayatı ve eserleri şahiddir ki, İslam dini ve şeriatının asliyetinin korun­masının mutlaka lazım olduğunu düşündüğü, içtihad ve reform ma-nasındaki dinle oynama gibi teşebbüslere her zaman karşı olduğu eserlerinde apaçık görünmektedir. Yirmiyedinci Söz isimli “İçtihad” ve Arapça olarak 1923’te Ankara’da bastırdığı “Habab” risaleleri bu mevzuyu gayet bariz bir şekilde dile geti­riyorlar. Peki acaba yalandan örülen bu düzmecenin hedefi ne?..

 

3. Papa XV. Aziz Benedik ile ilgili bir sürü uydurmasyon iddialar!..

Bu uydurmaların birisinde Papa Aziz Benedik’in de so­yadı “Nursi” olduğunu ve Said-i Nursi bu papanın nizamname­sinden etkilendiğini. . Ve bu Papa S. Nursi’den söz ettiğini ve Nur kitaplarının reklamını yaptığını... ilh.

Cevap: Şu uydurmasyon iftiraları örüp düzenleyen Aytunç Al­tındal, eğer şereften, haysiyetten bir payesi varsa, bu dedikle­rini ispat etmeye mecburdur. İddialarının yayınlandığı kitap, dergi ve gazeteler bulup getirip teşhir eylemesi gerekir. Yoksa, onun alnına, yalancı, iftira düzmececisi ve ayrıca şereften yok­sun damgası vurulacaktır.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri, dahilerin dahisi bir İslam mütefekkiridir. Bir munci-i dindir. Bir halaskâr-ı ümmet ve millettir. Elinde hak kelamullah olan Kur’an-ı Kerim vardır. O, başta Altındal gibilerin iftiralarına göre, şunun bunun teorisine muhtaç olan birisi değildir. Cenab-ı Hak ona Kur’an’ın esrar ve tılsımlarını açmıştır, hakikatı göstermiştir. Öyleyse, hem İslam dünyası, hem Hıristiyanlık alemi ve bütün beşeriyet Bediüzzaman’ın derslerine muhtaçtır ve o derslere karşı fakir­dir.

 

4. “1908’de Said-i Nursi İstanbul’a gittiğinde; ‘Türklerin İslamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım’ dedi, İstanbuldan ayrıldı, Avrupa’ya gitti, geldi, ampulu (Akparti) gördü sahiplendi!..”

Cevap: Bu iddia, diğer iddialarından daha çok düpedüz bir yalandır. Tamamen düzmece ve uydurmadır. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri Van’da kurulmasına çalıştığı ve plan ve projelerini çizip hazırladığı “Medresetüzzehra” namında üniversitesinin finansmanını Sultan Abdulhamid’le görüşerek temin niyetiyle İstanbul’a gitti. Çok çabalamasına rağmen pa­dişahla görüştürülmedi. Ama yine de İstanbul’da iki buçuk sene kadar bekledi. Medresetüzzehra işi olmadı. 1909’ların ba­şında kurulan İttihad-ı Muhammedî cemiyetine üye olarak ka­tıldı. 31 Mart hadisesinde kendisi de birkaç gün nezarete alındı. Divan-ı Harp mahkemesinde ma’sumiyeti tebeyyün etti. Birinci Divan-ı Harp mahkemesinde bihakkın berat aldı. Yine biraz daha İstanbul’da bekledi. 1910 Martında memleketine dönmek üzere, deniz yoluyla Tiflis’e uğrayarak, trenle İran’ın Hoy şehrine kadar gittikten sonra, kara yolu ile Van’a geldi. “Avrupa’ya gitti” iddiası tamamen mesnedsiz ve yalandır. 1908 Temmuzunda İttihadçıların ileri gelenlerinden Enver (Paşa) ve Niyazi Beylerin daveti üzerine, bir haftalığına Sela­nik’e gidip, Hürriyet Meydanında epey uzun olan hakikatli ve manidar nutkunu irad ettikten sonra, İstanbul’a döndü. Bunun dışında Avrupaya gitti ve saire gibiler tamamen heyûlâi, hayalattan atmadır.

Evet, Bediüzzaman bütün hayatında hiçbir defa ihtiyarıyla kalkıp Avrupa’ya gitmiş değildir. Sadece 1918’de Rus esare­tinden firar edip gelirken, Varşova, Avusturya ve Bulgaristan’a uğrayarak İstanbul’a gelmesinden gayrı hiçbir seyahati yoktur.

Altındal’ın iddiasında Bediüzzaman’a atfen: “Türklerin islamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım” isnadı da hakikattan uzaktır. Acaba kaç çeşit İslamiyet var ki “Ben kendi islamımı kuracağım” isnadının tutarlı bir tarafı olsun? Ayrıca A. Altındal’ın iddiasının icabı olarak, 1918 ile 2001’lerin ara­sındaki zamanı dürüp, iki yanını birleştirip, ondan buna jimnastikî bir atlamak gerekir ki, “1908’de İstanbul’dan ay­rıldı, Avrupa’ya gitti, geldi. Ampulu buldu, (AKP’yi) sahip­lendi” maskara iddianın tutulacak bir yanı olsun. Amma yine de deriz ki: Hey efendi! Bunları belgelerle ispatla, bizi utandır.

 

5. Said-i Nursi İngiliz Muhibler Cemiyeti ile işbirliği yaptı, “Müslüman İsevileriz” dedi?..

Cevap: Bu kezzabane iftira ve isnad, ancak hasta bir ruh­tan gelebilir. Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca, İngiliz­lerin şeytanî siyasetlerinin düşmanı olmuş, onun Osmanlı hila­fetini söndürme ve yıkma planlarının ta genç yaşta farkına varmış, ona karşı elinden geldiğince mücadele etmiştir. Hutuvat-ı Sitte gibi makale ve eserleriyle İstanbul’da, hayatını tehlikeye atarak İngilizlerin başına vurmuş, onun plan-larını ta­rumar etmiş bir Bediüzzaman için: “İngiliz Muhibler Cemiyeti ile iş birliği yaptı” diyen, imandan, vicdandan, İslam dininden ve gerçek milliyet-çilikten uzak, yoksun ve hissesiz olanlardan başkası olamaz. Amma her şeye rağmen, kezzabane olan bu iddianın çok ufak, çok gizli bir belgesinin bir işareti olsun; gösteriversin, müfteri biz olalım.

İddiasının ikinci şıkkı ki, Bediüzzaman, güya “Biz Müs­lüman İsevileriz” demiş. Bunun cevabı, Risale-i Nurun birkaç yerinde vardır ve şöyledir: Ahirzamanda Hz. İsanın(as) gelece­ğini haber veren sahih hadis-lerin te’villi şerhlerini yaparken, şöyle demiş Hz. Üstad: (Mealen) “Tevhide yaklaşacak olan Hı­ristiyan ruhanileri, İslam dinine iltihak edecekler ve o ruhaniler daha sonra İslamiyete inkılab edecekleri için, onlara ‘Müslü­man İseviler’ denecektir” demiştir. Yoksa Müslü-manken, “Müslüman İsevileriz” sözü asla ve kat’a Hz. Üstaddan –hiçbir eserinde– varid değildir. Fakat gel gör ki; “Türküm, müslümanım” dedikleri halde, gelip böyle işin hakikatını ter­sine çevirip, iftiralarına serrişte ediyorlar.

 

6. Bitlis’in siyasî ve demoğrafik (nüfus) yapısı... ve Erme­niler ve saire, diye bir şeyleri “neffasati fi’l-ukadi” üslûbunda ima etmeğe yeltenmiştir!..

Cevap: Ermeniler tehcirlerinden önce, Türkiye’nin bir çok vilayetlerinde az-çok yaşamakta idiler. Mesela Kayseri, Adana, Sivas, Erzincan ve Erzurum’da olduğu gibi, Kürtlerin yoğun ola-rak yaşadıkları Van, Bitlis, Şırnak’ta ise, biraz daha fazla bulunu-yorlardı. Eğer Ermeniler o zamanki durumları iti­bariyle, doğudaki Kürtlerle komşu olarak bulunmalarından bir mana çıkarılmak isteniyorsa; o durumda bu kaideye göre Erzu­rum, Kayseri, Adana gibi vilayetlerde Türklerle de komşuluk­ları olduğuna göre, aynı manayı bundan da çıkarmak gereke­cektir.

Halbuki, Hz. Nuh’tan sonra ayrı bir millet halinde var olup gelmiş, milliyeti, dini, geleneği ayrı bulunmuş olan Er­meniler ile Kürtler uzun zaman komşu ve beraber yaşamış ol­dukları hal-de, Kürtlerin Müslüman, Ermenilerin Hıristiyan olmalarından dolayı, hiçbir zaman birbirlerinden emin olma­mışlardır. Hele Ermenilerin 1908’lerden sonra siyasî teşkilatlar ve çeteler kur-dukları günlerde, onlardan gelen zarar ve taar­ruzların çoğu Kürt-lere olmuştur. Birinci Cihan Harbinde ise, Kürtler 500.000 tele-fatiyat vermişlerdir. Bu telefiyatın çoğu Ermenilerin eliyle ol-muştur. İşte bu hale göre, kesinlikle gö­rülmektedir ki, Kürtler din ve milliyetçe ayrı bir millet, Erme­niler de ayrı millettir. Hem Bitlis ve çevresi, herkesçe malûm­dur ki, bir çok seyyid ailelerin yaşadığı bir bölgedir.

 

7. “Kastamonu Lahikası sayfa 45’te, Said-i Nursi daha on yaşında iken ‘Millet-i İslamiye’ sözünü kullana gelmiş. Bu söz ise, İncil’den alınmadır. İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuru­cularından olan S. Nursi izlediği yanlış ve hayal bir fikre hiz­met ettiği... Ve lafa karışan emekli bir paşa: ‘Bunlar Hıristi­yanların emellerine hizmet ediyorlar’ demesi!..”

Cevap: Kastamonu Lahikası sayfa 45’te [106] sözü edilen şey bulunmamakla beraber, o söz mezkûr kitapta bulunsun bulun-masın; Hazret-i Bediüzzaman küçüklüğünde de, her zaman ve daima da “Millet-i İslamiye”, “alem-i İslam”, “Osmanlı İslam Devleti” ve “Ümmet-i Muhammediye” kavramlarını kullanmış ve kullanır da. Acaba o, “Millet-i İslamiye” yerine “millet-i şamaniye” mi demeliydi?. Bu tabir ve tavsif Kur’an-ı Ke­rim’de 46 defa geçmektedir. Eğer bu adamın dediği gibi; İn­cil’de de müsbet manada öyle bir tavsif varsa, güzel bir şey. Lakin adamın Bediüzzaman için “On yaşında iken bunu kul­lanmış” diye “vesvasi’l-hannas” gibi bazı imalarda bulunmak istemesi, kendisinin Hıristiyanlıkla, İncil’i tercüme ile uğraş­ması ve Avrupa’da kim bilir kimlerle temas ve kaselislikleri olmuş olması yüzünden, Kur’andan, İslam milliyetçiliğinden, İslam kanunları ve şeriatından uzak kalıp mahrum kaldığı için öyle söylemiştir.

Bediüzzaman İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kurucuların-dan değil, azalarındandır. Onun bu Cemiyet adına yayınladığı bütün makaleleri ortadadır. 31 Mart Olayında Divan-ı Harb mahkemesinde yaptığı merdane müdafaaları da meydandadır. Mahkemenin verdiği bihakkın beraat kararı da ortadadır. Evet, bu konuyla ilgili ayrıntılı belgeler 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabımızda mevcuttur. Ben bu noktada A. Altındal’a tabi olup kanan o emekli paşamıza: “Paşam!.. Tarihi olayları asıllarından al ve tahkik eyle! Şuna buna uyup, ezbere ko­nuşma!..” derim, başka bir şey demem...

 

8. Bu bölümde birkaç vesvesesini beraberce kaydedece­ğim.

A. Said-i Nursi medreseden icazet almadı.

B. Risalelerinde din dışı hayatı düzenleme çabaları var.

C. Papa 12. Piosa’ya Nur külliyatını gönderdi.

D. Bediüzzaman Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani’nin yolundadır.

E. O, Protestan ya da Liberal İslam öncülerindendir... Ve dahası!..

Cevaplar:

A. Doğubayezid’de, Muhammed-i Celalî Hazretlerinden medrese icazetnamesi aldığı, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye dos­yala-rında mevcuttur. [107]

B. “Dini hayat dışında bir hayat düzenlemek için çaba­ladı” diye-nin iki uzun kulağı olması lazım. Onun eski ve yeni eserleri meydanda. Bu şeni’ iftiranın bir tek ve en küçük örne­ğini gös-tersinler!..

C. Adı geçen Papaya Nur külliyatını değil, külliyattan sa-dece Zülfikar kitabını gönderdiği, üstte, yazımızın içinde se­bep, şekil ve mahiyetiyle kayıtlıdır.

D. Üstad, Muhammed Abduh, Cemaleddin-i Efgani, Ali Suavi, Hoca Tahsin, Namık Kemal ve Yavuz Sultan Selim’e “İttihad-ı İslam” sentezi itibariyle “seleflerimdir” sözünü, 31 Mart Olayında Birinci Divan-ı Harb-i Örfî mahkemesi paşala­rına karşı açık ve merdane söylemiştir. Onun bu müdafaana­mesinde isimleri geçen altı zat vardır. Bu altı isimden dördünü kesip, yalnız ikisini öne sürmekle bir kasıd ve garazı ihsas et­tiği ortada-dır. Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani için “mason” yakıştırması, evet yapılmış. Doğru ve yanlışlığı­nın tahlilini ya-pacak değiliz. Amma şunu iyi biliriz ki, o dö­nemde masonluk fazla yadırganan bir şey olmamakla beraber, birbirine herhangi bir sebebten dolayı öfkelenenler, masonluk yakıştırmasını yapar-lardı. İşte, Muhammed Abduh, Ezher Üniversitesi Şeyhliğini (Rektör) ve Mısır Diyanet Reisliğini yapmış ve İslamî bir çok doğru fetvalar kaleme almış ve çok kıymetli “el-Menar” isimli Kur’an tefsirini yazmış büyük bir din alimidir. Muhammed Abduh, hocası Şeyh Cemaleddin-i Efgani ile beraber ölünceye kadar İslam birliğine çalışmış iki şahsiyettirler.

E. Bediüzzaman’ın, Protestan mezhebine en ufak bir me­yil göstermesi şöyle dursun, hayatı boyunca, onu Türkiye’ye yerleştir-mek için çalışanlara karşı ilmî ve amelî sahada müca­dele vermiş-tir. Eserleri ve mahkeme müdafaaları meydanda­dır. Misal için Kazım Karabekir Paşanın hatıratında yazılı olay ki, “Şaka Ettim” başlıklı bölümde, Lozan’da İngilizlere veril­miş sözün icabını yerine getirmek için teşebbüsüne geçilmiş olaydaki Protestan mezhebini ilan teşebbüsüne baksınlar.

Ve bu minval üzere, Bediüzzaman Hazretlerine karşı tez­gâh-lanmış iftira kampanyasının yalancı erlerinin ürettiği daha çok şeyler var. Bunların içinde, yine A. Altındal’ın şeytanî ma­rifet-lerinden çıkan en rezil ve çirkini: “Risale-i Nur kaynağı­nın 16. yüzyılda yaşamış bir papanın felsefesine dayandığını” söylemesidir. Bu yalan söz de kulağıma gelenlerdendir.

Bu çok çirkin yalan ve iftira; Peygamberimizin(asm) hak­kında önce Mekke müşrikleri tarafından, sonra Dr. Duzi gibi ecnebilerin münafık yalancıları olan bazı müsteşrikleri tarafın­dan dillendiri-len “Muhammed, Bahira-yı Rahipten Arapçayı öğrendi, sonra da, geldi Kur’anı yazdı” iftiralarını hatırlatıyor insana. Acaba yalan-dolan üreten kampanyanın meygedeleri olan şu kezzab şahıslar da, Dr. Duzi’nin çömezliğini mi yap­mak istiyorlar!..

Az yukarıda bu mevzu’da verilen müskit cevap, kafi gö­rüldü-ğü için uzatmıyacağım. Yalnız şunu ifade edeyim: Kur’an-ı Ke-rim, Hazret-i Muhammed’e(asm) yapılan o yalan iftiraya susturucu cevaplar verdiği gibi, Kur’an’ın en sadık, en fedakâr, en halis hizmetkârı, parlak müfessiri ve en fedakâr ve vefadâr savunucusu olan Bediüzzaman Hazretleri adına da ce­vap vermiştir ki, o Kur’an’ın bir ayinesi olan Risale-i Nur eserleri semere vermiştir.

[Not:Güneş Üflemekle Sönmez Kitabından Muktebestir.]

Kaynak:http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=15&Itemid=30#_Toc153276830

2196
0
0